In the Valley of Elah

Uzun süredir oturup film izleyemiyordum ve son film izleme denememse ağır basan uyku nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Geçen hafta sonuysa başardım ve bir filmi baştan sona, hem de uyuklamadan ve pür dikkat izledim. Üç seçenek arasında kaldığım karar aşamasının galibiyse In the Valley of Elah oldu.

2007 yılında vizyona giren, ülkemizeyse 2008 yılında uğrayan filmin başrolünde Tommy Lee Jones var. Film, Irak’tan dönen asker oğlunun kayboluşunu araştıran bir babanın (Tommy Lee Jones) hikayesini anlatıyor. Filmin başında anlaşılıyor ki milliyetçi bir baba var karşımızda ama filmin Amerikan propagandası yaptığını söylemek zor. Film ilerledikçe ve olayın içine girdikçe, biraz da çok fazla dizi izlediğimden olacak, uç komplo teorileri üretmeye başlamıştım içimden… Bu noktada filmin sonuna değinmiyor, sadece In the Valley of Elah’ı oldukça beğendiğimi söyleyebiliyorum. Herkese tavsiye edilir.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someone

Idiots and Angels

Filmekimi’ni dolu dolu yaşamışken bu yıl beşincisi gerçekleştirilen İstanbul Animasyon Festivali’ni de boş geçemezdim tabii ki. 24 – 30 Kasım tarihleri arasında Pera Müzesi’nde gerçekleştirilen festivalde tek bir filme gitme şansım oldu ancak belki de en iyi yapıma gittiğimi söyleyebilirim.

Bill Plympton ve ekibi tarafından hazırlanan bu uzun metraj animasyonda oldukça ilginç bir konu işleniyor. Angel adındaki bir adamın ruhuyla olan savaşını konu alan film, karakterin dibe vurmuş halinin sergilenişiyle açılıyor. Bencil, kaba ve çökmüş bir adam olan Angel’ın duyguları müthiş bir görsellikle sunuluyor filmde. Sürekli olarak Bart’ın Bar’ına takılan Angel, bir süre sonra tuhaf bir özelliği olduğunu keşfedip bundan rahatsız oluyor. Kurtulmak istediği bu özelliğin ele geçirdiği ana karakter, sonunda karşı koymalarının boşa olduğunu fark edip kaderine teslim oluyor. Sonrasındaysa her şeyin mutlu bir sona bağlanacağı karmaşık olaylar gelişiyor.

Bugüne kadar birçok kısa ve uzun metraj animasyon filmine imza atan Bill Plympton ve ekibi tarafından hazırlanan Idiots and Angels, görselliği ve karanlık atmosferi ile beni kendine bağlarken müzikleriyle de kulağımda güzel izler bıraktı. Bu vesileyle animasyon filmlerine daha fazla eğilmem gerektiğini düşünüyor ve zaman kaybetmeden araştırmaya başlıyorum.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someone

Chelsea on the Rocks

Hotel Chelsea… New York’un Manhattan bölgesinde bulunan ve 1883’ten beri dimdik ayakta duran bir otel. Ancak sıradan bir otel değil Hotel Chelsea. Kurulduğu, inşa edildiği, açıldığı günden itibaren sanatın birçok dalından sayısız sanatçıya yuva ve ilham kaynağı olmuş bir yer. Birçok şarkı bu otelde yazılmış, bir çok şiir bu otelde ilham bulmuş, birçok film bu otelde çekilmiş ve bu durum da birçok yapıta konu olmuş. Böylesine muazzam detaylara sahip bir otelin belgeselini çekmek fikri de Abel Ferrara’nın aklına gelmiş.

2008 yapımı olan ve şu ana kadar sadece festivallerde boy gösteren belgeselde Adam Goldberg, Ethan Hawke ve Dennis Hopper gibi ünlü isimlerin yanı sıra hayatının en azından bir bölümünü bile Hotel Chelsea’de geçirmiş olan insanlar rol alıyor. Ancak tüm ünlü ve ünsüz karakterler bir yana, belgeselin esas yıldızı, otelde gerçekleşen bir olayı müthiş bir şekilde izleyiciye aktaran Milos Forman. Jim Carrey’nin başrolünü oynadığı Man on the Moon’un yönetmeni olan Forman, otelde meydana gelen bir yangını öylesine etkileyici ve güzel anlatıyor ki anlattığı olayın filmini çekiyor sanki. Belgeselden aklımda kalan tek olumsuz not ise bir belgeselde, özellikle de birçok insanın anekdotlarını aktardığı bir belgeselde, görüntüye gelen kişilerin kim olduklarının not düşülmemesiydi. Bu nedenle herkesin tanıyabileceği ünlü isimlerin dışındaki karakterlerin kim olduğunu öğrenemeden salondan ayrıldım.

Son olarak Hotel Chelsea’de konaklamış ünlülerden birkaçını sayarak, otelin yakaladığı şöhreti biraz daha netleştirmek isterim kafanızda: Leonard Cohen, Stanley Kubrick, Milos Forman, Ethan Hawke, Dennis Hopper, Uma Thurman, Jane Fonda, Tom Waits, Bob Dylan, Janis Joplin, Jimi Hendrix, Sid Vicious, Madonna.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someone

Vicky Cristina Barcelona

Festivalde izlediğim ikinci film. Sadece bir Woody Allen yapımı olmasıyla bile festivalin en önemli filmi olarak lanse edilebilirdi Vicky Cristina Barcelona. Ancak film o kadar başarılı bir yapımdı ki Woody Allen faktörü aklımdan bir anda uçup gidiverdi.

Filmde, Vicky ve Cristina adlı iki Amerikalı turist kızın İspanya seyahati sırasında tanıştıkları kişiler ve yaşadıkları olaylar anlatılıyor. Scarlett Johansson, Javier Bardem, Penelope Cruz ve Rebecca Hall dörtlüsünün başrolleri paylaştığı Vicky Cristina Barcelona’da insan ilişkileri ve ikili ilişkiler konusunda birçok örnekleme yapılıyor ve bu konu, izleyiciye eğlenceli bir şekilde sunuluyor. Ayrıca Penelope Cruz’dan haz etmeyen biri olarak kendisine sempatiyle bakmama neden olan filmi, benimle aynı düşünceyi paylaşan herkesin izlemesini tavsiye ederim. Öte yandan tüm başrol oyuncularının, karakterlerini başarıyla yansıttıklarını ve bu sayede izleyiciyi filme sıkı sıkıya bağladıklarını da söyleyebilirim.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someone

Dream

Bundan yaklaşık bir yıl önce, yani askere gitmeden kısa bir süre önce, CNBC-e’de oldukça ilginç bir Uzak Doğu filmi izlemiştim. Filmde uzun süredir birlikte olan bir çift vardır. Her şey yolunda gibi görünürken sevgilisinin kendisinden sıkılmış olabileceğini düşünen kız, önce ortadan kaybolur, daha sonra ise estetik ameliyat sonucu tamamen değiştirdiği yeni yüzüyle sevgilisinin karşısına çıkar. Filmin bundan sonrasıysa tam bir karmaşa içinde geçer. Festivalin son gününde gittiğim Dream (Bi-mong) de aynı yönetmenin, Kim Ki-duk’un filmiydi.

Açıkçası bu detayı filme girerken unutmuş olmam lehime bir durumdu diyebilirim. Çünkü bu filmi, bir yıl kadar önce izlediğim Time’ın (Shi gan) yönetmeninin çektiğini bilmek beni büyük bir hayal kırıklığına itebilirdi. Dream’in ilk yarım saati, hatta 45 dakikası boyunca işler bir şekilde yolunda gitti ancak bir anda filmden sıkıldığımı fark ettim. Filmde gelişen olaylar, olayların gidişatı ve yan faktörler enerjimi gitgide düşürdü. Dakikalar ilerledikçe sıkıntım öylesine arttı ki kendimi bu filme “Hayatımda izlediğim en kötü film.” etiketi yapıştırmaya şartladım. Neticede film bitti, hayal kırıklığım, biraz da içimde yaşadığım tepkisel tavrım ile salondan ayrıldım. Bu sırada “Filme kitlendim.” diyerek beğenisini beyan eden bir bayana denk geldim ve kendisini içten içe kınadım; yuh! Dream, hayatımda izlediğim en kötü film değildi, bir an için abartmıştım belki ama yine de izlediğim en kötü filmlerden biri diyebilirim. “Festivalde izlediğim tek kötü film.” dersem havayı biraz daha yumuşatmış olurum sanırım.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someone