Outlast: Whistleblower (İnceleme)

Tekere çomak sokarsan...

Tekere çomak sokarsan…

Önce sizi bizim dünyamızın geçmişine götüreyim. Yıllardan 2013, yani daha yeni, geçen yıl; aylardan Eylül, yani dokuz ay önce, Outlast piyasaya çıkmıştı. Korku oyunlarını sıklıkla arşivleyen ama pek oynamayan biri olarak Outlast’tan beklentim büyüktü, artık korkmak istiyordum ve bunun için fazlasıyla iddialı bir yapım vardı karşımda. Oyuna başladım, hatta videolar çektim, birkaç kez de fena tırstım ve en nihayetinde Outlast’a geçer not verdim. Özellikle oyunda kontrol ettiğimiz Miles Upshur’ın doğal hareketleri beni bir hayli etkilemişti. Yürürken, koşarken, eğilirken, dar alanlardan geçerken o kadar doğal ve gerçekçi hareket ediyorduk ki… Sonuçta ne oldu peki? Gazetecilik görevini yapan ve aslında bu konuda biraz da fazla ısrar eden Miles’ı bir güzel paketlediler, biz de “Nasıl olur ya?! Buradan sağ çıkmamız lazımdı!” diye haykırıp oyunu noktaladık.

Şimdi de sizi oyunun geçmişine götüreyim. Miles’ın bu “Mount Massive Asylum” adlı karanlık, esrarengiz tımarhanede ne işi vardı? Neden buraya gelmişti? Herifin biri, Waylon Park yüzünden! Bu adam, artık tımarhane olmaktan çıkmış ve hastalar üzerinde tuhaf deneylerin yapıldığı Mount Massive Asylum’da yazılım mühendisi olarak çalışmaktaydı. Aslında çalışabiliyor olmasının tek nedeni, ağzını sıkı tutabilmesiydi ama daha fazla dayanamadı, gördüklerini dünyanın öğrenmesi gerektiğini düşündü ve bizim Miles’a bir e-posta göndermeye karar verdi. Aslında sadece Miles’a değil, dünyanın dört bir yanından gazeteciye gönderdi ama piyango Miles’a vurdu işte. Neyse, işte Whistleblower’da da biz Waylon’ı kontrol ediyor ve Miles’ın hayatını söndüren e-postayı gönderme sürecinde yaşananlara tanık oluyoruz.

Outlast’a indirilebilir içerik paketi  (DLC) olarak eklenen Whistleblower, Outlast ile oynanış açısından en ufak bir fark içermiyor tabii ki ama başımız daha ilk dakikadan belaya giriyor çünkü e-postayı gönderme girişimimiz fark ediliyor, temiz bir sopa yiyoruz. Ne var ki mucizeler her zaman hayat kurtarıyor, biz de bir anda ölümden dönüp bu tımarhaneden -aynen Miles gibi- sapasağlam çıkmaya çalışıyoruz. Yine Miles gibi başımız belada, yine bir panik havası ve üstelik bu kez iş çok daha ciddi, peşimizde her türlü düşman var. Denekler, hayatta kalan personel, bir noktadan sonra silahlı adamlar, deli doktorlar ve fazlası peşimizde. Biz de ana oyunda olduğu gibi eğil, kalk, zıpla, tırman, dışarı çık, kopuk tel örgülerden geç, yine içeri gir şeklinde macerayı sürdürüyoruz. Pek tabii ki yine zora düştüğümüz, ölümle burun buruna geldiğimiz anlar oluyor, oyun yine mide kaldıran sahnelere imza atıyor, sürpriz sahnelerle yerimizde hopluyoruz.

Oyun boyunca neler olup bitiyor, hikâye nasıl şekilleniyor, onu anlatmayacağım tabii ki. Outlast’ı seven herkes, Whistleblower’ı da beğenecektir ama ben bu DLC’yi daha hareketli buldum ilk oyuna göre, daha fazla koşar oldum oyun boyunca ki bu da bir miktar düşürdü korku çıtasını. (Sanki çok korkuyorum da…) Outlast’ta daha sakin ilerliyor, daha tetikte oluyordum, Whistleblower’da ise ha bire koş, ha bire depar, sanki bir maratondayım.

Whistleblower ile hem ana oyunun öncesine, hem de ana oyuna paralel zamana yolculuk ederken kafamı pek toparladığım, olup biteni tam olarak çözdüğüm, daha doğrusu parçaları kafamda doğru düzgün birleştirdiğim söylenemez ama yine de oynamaya değer bir DLC olmuş. Daylight’ın yarattığı hayal kırıklığını Whistleblower ile telafi edebilirsiniz. Ha, bir de son sahneye dikkat!

7,5

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.