Monochroma (İnceleme)

Uçurtmanın laneti

Uçurtmanın laneti

Hava karanlık, her yer karanlık, görüş mesafesi düşük ama insanlar bir şekilde, bu boğucu ortamda yaşamaya devam ediyorlar. (Ediyorlar mı?) Şehirlisi zaten sistemin çarklarına kurban gitmiş ama taşralısı hala ayakta, hala “insan” olarak yaşama inadını sürdürüyor. Böyle bir ortamda, çiftlik evinin çevresinde koşuşturuyor küçük kardeş; elinde uçurtması, rüzgârın tadını çıkarıyor tüm olumsuzluklara rağmen. Abiyse kardeşine göz kulak olmak için ona eşlik etmekte, onunla beraber yürümekte, koşmakta. Sonra bir anda sert bir rüzgâr esiyor, uçurtma uçup gidiyor ambarın çatısına. Önden küçük kardeş, arkadan abi, çıkıyorlar çatıya ama ağırlık fazla geliyor, çatı çöküyor, düşüyorlar aşağıya. İşte tam bu noktada başlıyor maceramız, bileğini incitiyor kardeşimiz, bize de onu taşıyıp götürmek kalıyor. (Ama nereye?)

Monochroma ismini defalarca duydunuz, ettiniz zaten ve uzun uzun anlatmaya gerek yok. Önce Kickstarter’da boy gösterdi bu Türk yapımı oyun, dünyanın dört bir yanından destek aldı ve yeterli bütçeyi toplayınca da geliştirme süreci sona erdi ve oyun en nihayetinde karşımıza çıktı. Oyunun hikâyesini de girişte gayet net bir şekilde anlattım. Bundan sonrasıysa asıl maceramız; sırtımızda kardeşimiz, onu taşıyıp duruyoruz. Bu süreçte karşımıza birçok engel, tehlikeli sular, bazı düşmanlar ve en çok da sağlam atmosfere sahip ortamlar çıkıyor. İki kardeşin peşine neden düşülür, iki kardeşi görür görmez neden saldırıya geçilir, bu kısmı anlamak ya da anlatmak zor şu noktada ama bilmeniz gereken şu ki Monochroma’da asla ve asla durmamalı, kaçmaktan başka bir şey yapmamalısınız.

Sırtımızda kardeşimiz var ve tek sorun onun ağırlığını taşımak değil, karanlık korkusuyla da baş etmek. Yolculuğumuz boyunca onu bırakmamız gereken anlar oluyor çünkü bazı bulmacaları çözmek için yükseklere atlamak gerekiyor. Eh, onu taşırken de zıplamak zor ama onu her yere bırakmak da mümkün değil. Karanlıktan korkuyor kerata, illa ışığın altına oturmak istiyor. Hal böyle olunca da ışık kaynağı bulmak ya da onu oturtmamız gereken yere ışık tutmak gerekiyor. Bunu halledip, rahatça zıplayıp hoplamaya başladığımızda da saksıyı çalıştırmalıyız ve bulmacaları çözmeliyiz. Oyundaki bulmacaların zorluk seviyesi gayet tadında ve hatta zaman zaman bir hayli de zorlayıcı ama buna karanlığın katkısı da büyük. Bu nedenle size tavsiyem, oyuna başladıktan kısa bir süre sonra parlaklık ayarını ideal seviyeye çekmeniz. Aksi takdirde benim gibi ekrana boş boş bakar, hiçbir şey anlamazsınız.

Dört ana bölümden oluşan Monochroma, her bölümde bizi farklı temada yerlere götürüyor. Taşradan başlayan yolculuk önce şehre, sonra fabrikaya ve en sonunda da zepline uzanıyor. Çevre değişiyor belki ama baki kalan şey karanlık ve boğucu atmosfer. Atmosferi güçlendiren bir etken de Gevende’nin hazırladığı başarılı müzikler. Kulağı tırmalayan tek şeyse monoton ses efektleri… Özellikle ayak seslerinin beyin hücrelerimden bir miktar götürdüğünü söylemeden edemeyeceğim. Oyunun bir diğer rahatsız edici yanı da oynanışa etki eden ufak tefek teknik detaylar. Zaman zaman karakterin hareketleri, zaman zaman da kontroller can sıkabiliyor ama yine de bunların hiçbiri sinir krizi geçirmemize sebep olacak seviyeye çıkmıyor. Sadece doğru şekilde zıplayamıyor, istediğiniz yere tutunamıyor ve düşüp ölüyorsunuz. (Olay çıkarmaya gerek yok.)

Fark ettiyseniz oyunda olup biten ana meseleyi anlatmadım, zaten oyun da anlatmıyor, sadece gösteriyor, görüp algılamanızı bekliyor ki bu da oyunun ince detaylarından biri. Zaten sırtını görsel tarzına ve atmosferine dayayan Monochroma, en iyi de bunu beceriyor ama dediğim gibi, oyunu oynamak bazen zorlaşabiliyor. Buna rağmen platform türüne ilgi duyanların es geçmemesi gereken bir yapım, benden söylemesi.

6,5

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.