Mafia II’nin ardından…

Aylardır, hatta yıllardır oynanmayı bekleyen ve bir türlü elimin gitmediği oyunların arasından birini seçtim ve bitirene kadar oynadım sonunda. Mafia II’den bahsediyorum; ilkini (Mafia: The City of Lost Heaven) deliler gibi oynadığım, çok da sevdiğim, bitmesine de bir o kadar üzüldüğüm. 1930’lu yıllarda geçen o güzelim oyunun açılış sahnesi hala gözümün önündedir… Bir taksi şoförüydü Tommy Angelo, hayatını kazanıyordu sıradan bir vatandaş olarak ama talih yüzüne güldü ya da talihsizlik onu buldu, bir anda kendini mafyanın karanlık dünyasında buluverdi. Artık Salieri’nin bir ferdiydi, Don Salieri’nin de en has adamlarından biri olma yolunda hızla ilerliyordu. Nasıl mı? Rakip, düşman mafya ailesi Morello’ya karşı gelerek, kendisine verilen görevleri bir bir ve başarıyla sona erdirerek. Okumaya devam et

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someone

Tenisle geçen bir hafta

Çoğunluk futbolu, kalanların büyük bir kısmı da basketbolu takip ediyor ama benim için bu iki spordan sonra gelen tenisi atlamamak gerek. Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere, geçen haftayı Australia Open ile geçirdik ve zafer bir kez daha Novak Djokovic’in oldu. Bazı insanlar nasıl yapıyorlar, bilemiyorum ama ben tarafsız olamıyorum. Yıllarca Andrea Agassi’yi destekleyen, sonrasında az da olsa Federer’e sempati duyan biri olarak son favorim Novak oldu ve katıldığı turnuvalarda aldığı başarılı sonuçlara sevinir halde buldum kendimi. Son olarak yazı sonbahara bağlayan dönemde kazandığı US Open’ı maç maç takip etmem, delicesine bir heyecan yaşamama vesile olmuştu. Okumaya devam et

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someone